5 Aralık Dünya Kadın Hakları Günü kutlama haftasında, bir iletişim uzmanı olarak, televizyonda kadın programları üzerine düşüncelerimi yazmak istedim. Hafta içi her gün gündüz kuşağında yayınlanan kadın programları kendini ifade edemeyen sıradan insanlar için ‘son çare’ misyonuyla kadın sorunlarına çözüm getirerek, ‘dertlere derman’ olma iddiası taşıyor.

Sıradan insanlar televizyonda kendi başına gelenleri anlatarak, kamuoyunda görünürlük kazanıyor. Andy Warhol’un“Bir gün herkes 15 dakikalığına ünlü olacak” kehanetinin doğrulandığı, sıradan insanın tarih sahnesinde yükseldiği zamanları yaşıyoruz. Bu bağlamda sıradan insan programa katılarak dikkat çekip, kendi öyküsünü değerli kılmayı deneyimliyor. Programın sunucusu her zaman bir ev sahibinin içtenliği ve samimiyetiyle stüdyo konuklarını ağırlamaktadır. ZiraTürkiye’nin dört bir yanına yardım eli uzatma ve acılara ortak olmak istemektedir.  Kadın-erkek arasında şiddet, sadakatsizlik,  imam nikâhı, kumalık, evlilik, nikâhsız birliktelik, çok eşlilik, aldatma, aldatılma, kaçma, kaçırılma, kaybolma, evlat edinme, metres v.b. konularını işler. Programa katılan sıradan insanların dile getirdikleri yaşam öyküleri de bir yandan üzüp ağlatan, diğer yandan güldürüp eğlendiren melodram filmlerinin duygusal tadındadır. Bu öyküler program açılmadan çok önce başlamış ve halen devam eden, program bittikten sonra da devam edecektir. İzleyiciler programda bu öykünün en tartışmalı bir kesitine rast gelmiş gibidir. Katılımcılar kendi haklılıklarını kanıtlamak yerine, karşı tarafı suçlayıcı bir tutum içindedir. Ara ara uzman görüşlerine de yer verilir, fakat bu uzman genellikle bilimsel değil, daha çok günlük dilde tartışmanın heyecanına kapılmış bir üslupla konuşur. Sunucu ve katılımcı arasındaki diyalog psikodrama tekniklerinde olduğu gibi hasta – terapist ilişkisine benzer, sağaltıcı bir etki sağlamaya yöneliktir. Stüdyo izleyicileri ise, birbirlerine önerilerde bulunmaya istekli grup terapisinin üyesi rolünü üstlenirken, katılımcılar birbiri ile yüzleşmekte, itiraflar, yalanlar, sevgi ve nefretlerini dışa vurarak adeta içlerini pervasızca boşaltırlar. Zira insanların özel yaşamları, cinsellik ve mahremiyeti hiçe sayan çeşitli sansasyonel olaylarla teşhir edilirken, sesin kısılması ile anlaşılan küfürlü tartışmalar ve kavgalar bu programların olmazsa olmazıdır. Bu tartışmalı ortam devam ederken arkası yarınlı program mantığı devreye girer ve kör döğüş misali bu tartışmalar bir sonuca ulaşmadan program o gün sona erer. Bu programlara yönelik akılları meşgul etmesi gereken şu sorular ise halen yanıt bekliyor: Televizyon bir kitle iletişim aracı olarak, kadın programları aracılığıyla toplumsal sorunların dile getirildiği bir alan sağlıyor mu gerçekten? Katılımcılar neden herkesin önünde kendi mahremiyet içeren kişisel öykülerini anlatıyor? Bu programların hedef kitlesi ev kadınları ise, katılımcılar seslerini duyurmak istedikleri yerlere gerçekten duyurabiliyor mu? İzleyiciye bu programlar ne katkı sağlar? Gündüz kuşağını doldurmayı sağlayandeğersiz ve saçma tartışmalardan oluşan ucuz bir eğlence mi? Yoksa herhangi bir toplumsal fayda sağlarlar mı? Bu programlar toplumsal ilişkilere ayna mı tutuyor? Bu bağlamda toplumsal bir olgu olarak mı, yoksa sadece ciddiye alınmayacak bir eğlence olarak mı değerlendirmek gerekiyor?

Tüm bu soruları kısaca değerlendirmek gerekirse öncelikle televizyonun kar amaçlı bir kurum olduğu göz ardı edilemez bir gerçektir.   İzlenme oranlarına göre içeriklerini dikkat çekme ve merak uyandırmaya yönelik olarak biçimlendirmektedir. Hal böyle olunca kadın programları kadın sorunlarını toplum önünde dikkat çekmeye yönelik kavga gürültü, birbirini suçlayıcı bir üslupla tartışmaya açarak çözüm bulma söylemlerinin altında yatan da medyanın kar amacıdır. Bu durum elbette bedensel ya da zihinsel özürlü, hasta, sorunlu ya da zor durumda olan kişileri kullanarak ‘dertlere derman’ olma söyleminin samimiyetini inandırıcılıktan uzaklaştırıyor. Bir yandan başkalarının felaketine tanıklık yaratarak toplumsal bir kaygı yaratılırken, diğer yandan insanlara kendi başlarına gelenlerden daha beterinin başkalarının da başına geldiğini göstererek, izleyende “yalnız değilsiniz” duygusuyla rahatlama sağlanıyor. Bu da programa karşı güçlenen bir izleme alışkanlığı sağlıyor. İzleyiciler kötü yaşam deneyimine maruz kalmış kadınların öykülerinin çıkar amaçlı dedikodu malzemesi yapılması ve sansasyonel bir biçimde istismar edilerek kullanılmasının tanığı oluyor. Dolayısıyla kadın programları insanlara yol gösterip sorunlarına çözüm bulmak iddiasında olduğu halde, izleyiciler dedikodu çemberi ile örülmüş sansasyonel öyküler ile oyalanmaktadır. Bu şekilde gerçek yaşamın acımasız gerçekliği, toplumsal bir sorun olarak sorgulanmak yerine, kurmaca bir öykü ve dedikoduya indirgemektedir.

Bu tip yaşam olaylarının geniş kitlelerle paylaşılması, aile dramlarının ‘sıradan, normal, yaşanabilir olaylar’ olarak algılanmasına; bir süre sonra, toplumda bu tipteki olaylara karşı kayıtsızlık gelişmesine, toplumun duyarsızlaşmasına, hatta şiddete hoşgörü göstermesine yol açabilir. Duyarsızlaşma dışında ahlaki panik ve kötü dünya sendromu da kadın programlarının olası olumsuz etkilerindendir. Kadın programları bu anormal ve onaylanmayan davranışlardan söz ederek normal ve onaylanan davranışları belirginleştirmeyi ve benimsetmeyi amaçlamaktadır.