Günümüzde siyaset alanında hala kadın hakları başörtüsü takmak ya da takmamak olarak tartışma konusu halinde devam ediyor. Bir kadın olarak bizim öncelikli meselemiz bu olmasa gerek… Sonuçta Anadolu insanı yüzyıllardır çok dinli ve çok kültürlü zengin bir kültürel mozaikten yetişmiştir. Kadınlar açısından çeşitli örtünme ve giyinme biçimleri de mevcuttur. Başörtüsü eğitim ve kamu kurumlarında serbest bırakılınca bir sorunun olmadığı da görülmüştür. Başörtülü ya da başörtüsüz kadınlar birbiriyle barışık yan yana eğitim almakta ya da çalışmaktadır. Kısacası Türk toplumu bu meseleyi çoktan aşmıştır. Öncelikli mesele sık sık şiddete maruz kalan kadınlar için nasıl bir önlem ve de çözüm üretileceğidir. İran’da kadın şiddetinin canilik boyutuna ulaşması bardağı taşıran son damla olmuştur. İran ve dünya kamuoyunda tepkiler halen devam etmekte iken, ülke siyasetinde başörtüsü yasağının kaldırılmasının sahipliği tartışması sosyo-ekonomik ve de ataerkil kültürden kaynaklanan ucu şiddete, haksız yere öldürülmeye giden sorunlara “başörtüsü” olarak bakmak siyasi kör bakıştan başka bir şey değildir. “Kadın” ya da daha doğru bir ifadeyle “toplumsal cinsiyet kültürü” asıl sorgulanması gereken ve de eğitim alanında üniversitelerde göstermelik birkaç lisansüstü programla ve etkisiz, yetkisiz merkezlerle geçiştirilen bir alan olmamalıdır. Örneğin, toplumsal cinsiyet konusunda psikoloji temelli bir öğretmenlik eğitim alanı açılmalıdır. Bu eğitim formasyonunu alan öğretmenler ilköğretimden itibaren dersler vermelidir. Bu dersler öğrencilere verilirken,”anne” ve “baba” olara ktüm velilere de zorunlu eğitimler verilmelidir. Kısacası kadın/erkek olarak insani boyutta toplumsal cinsiyet eşitsizliği konusunda somut çözüm önerilerini tartışmak yerine, siyasi arenada hala “Başörtüsü”nün konuşulması sorunları indirgemeci bir yaklaşımdan başka bir şey değildir.

Kadın hakları konusunda ülkemizde geleneksel ataerkil değerler açısından kadının erkeğin himayesinde olması gerektiği ve aynı zamanda erkeğin namusunun temsilcisi misyonu taşımasına yönelik düşünce biçimi etkinliğini halen devam ettiriyor. Kadının örtünmesi ise, iffetini koruması açısından başlıca çözüm yolu olarak görülür. Zira erkek tarafından tacize ya da tecavüze uğruyorsa öncelikle kadın, potansiyel ayartan olarak, daha en baştan suçlu olarak kabul edilmiştir. Bu olgu suikast sonucu vurulan eski Pakistan devlet başkanı Benazir Butto’nun bir röportajındaki Hz. Muhammed’in bir sözünü yorumlama biçimini çağrıştırmaktadır. Butto, Hz. Muhammed’in “En iyi örtünme gözlerdeki örtünmedir” sözünden yola çıkarak “bakışınız namuslu olmalıdır” der. Eğer erkeğin bakışı namussuz ve tacizciyse, kadının bakışının namuslu olmasının ve örtünmesinin önemi kalıyor mu? Böylesi bir durumda niye bakışı namussuz erkeklerin gözlerine peçe takılmıyor? diye sorar. Butto’nun bu sorusunun üzerinde düşünülmesi gerekiyor.

Medyada ise, kadını sıkça erkek şiddetinin ve “töre cinayetleri”nin kurbanı olarak görüyoruz. Töre cinayetlerinde kadın yasak ilişki ya yaşamış, ya da maruz kalmıştır, ama her halükarda suçlu olması gereken kadındır. Kadınları ölüme taşıyan bu gelenekleri sanki erkekler bilmemektedir, sanki onlar naif varlıklardır ve eğer bir suçlu varsa sanki onlar masumdur. Erkeklere bu kültürde kadın tarafından ayartılan naif ya da saf insan olma hakkı sessiz bir uzlaşı içinde doğallaştırılmıştır. Erkek eğer bir kadına tecavüz ya da tacize yelteniyorsa bu sessiz uzlaşının verdiği hakkın güvencesine sığınarak cüret bulduğunu hepimiz içimizden biliriz, ama dışa vurmakta zorluk çekeriz. Böylesi bir kültürde erkek yetişirken kadınların zayıf olduğu, erkeğin himayesinde olması gerektiği, erkeğe hizmet etmesi, itaatkâr olması ve kendisini memnun etmesi karşılığında kadının ailede yeri olduğu kendi annesi örneklemiyle de pekiştirilerek öğretilmiştir. Bu kadını erkeğe tabi kılan arkaik aile modeli öğretisinin dışında kalan kadınlar olumlu olmayan olarak “öteki”lerdir. Bu “ötekilik” saygı duymama ya da yaşam hakkı tanımamanın en temel özrü gibidir. Kadınlık diyorum çünkü dişi insanın kadınlık tanımlarının dışında insan olarak tanımı bilinmezlikten gelinmektedir. Her insanın kendine özgü bir yaratılışı, düşüncesi, eğitimi, dünya görüşü olduğu da bu kadınlık tanımının alanına girmemektedir. Gazetenin arka sayfasında ‘güzel’, TV’nin gündüz kuşağında”kurban”, ‘fedakar anne’, ‘iyi aile kızı’ ya da ‘kötü kadın’dır. Siyaset sayfalarında ‘baş örtüsü’ ya da ‘bayrak taşıyıcısı’ ya da mecliste etek /pantolon çelişkisinin öznesi olmuştur yıllarca.

Kadın olgusu üzerinde düşünülmesi ve insan hakları açısından eşitlikçi çözümlerin üretilmesi gereken önemli bir meseledir. Cehalete dayanan anlayışların raiting ya da siyasi popülist yaklaşımlar gereği bilinçsizce körüklenmesinin ciddi boyutlardaki sonuçları göz ardı edilmemesi gereken bir olgu olarak karşımızda durmaktadır.