Bir yerde bir işimi halletmeye çalışırken, bana yardımcı olan görevlinin ileri düzey bir Parkinson hastası olduğunu fark ettim. Zor hareket ediyor, zor konuşuyordu. Ama onca zorluğa rağmen benim işimi yapmak, bana yardımcı olmak için o kadar ekstra çaba gösteriyordu ki, iş ahlakına, yardımseverliğine hayran kaldım. Ve güler yüzüne, müthiş enerjisine. Çok güzel bir gömlek giymiş, gömleğine uygun da bir bileklik takmıştı. Sarı boncuktan yapılmış bir balıktı bileklikteki şey. O an halletmem gereken işi unutup sarı bilekliğe takıldım. Yaşama sevinci fışkırıyordu o bileklikten. Kendinle, hayatınla barışık olmak, kendini sevmek, güzel görmek, güzel görünmek, bırakmamak, sımsıkı tutunmaktı hayata. Ben olsam her şeyi bırakır mıydım, yoksa aynı şekilde kendime bakmaya devam mı ederdim diye düşündüm? Boncuklarımı takmaya devam eder miydim?

***

Cevap veremedim kendime. İşimi çok kısa bir sürede ve son derece pozitif bir sohbet eşliğinde tamamladım, çıktım. Kendim de dahil, onlarca, yüzlerce kişiyi eleştirdim. Sapasağlam olmamıza rağmen yüzümüzden düşen bin parçadan ayrı ayrı utandım. Mutsuzluğumuzdan, şükürsüzlüğümüzden nefret ettim. Sahip olduğum her şey ne kadar kıymetliymiş ve ben ne kadar nankörmüşüm. O gün oraya bazı farkındalıkları yaşamak için gönderildiğimi bile düşündüm.

***

Sokaklarda yaşayan, ailesini hiç tanımamış, hiç konuşamamış, hiç yürümemiş hiç yürümeyecek olan, sıcak yemeklerden kurulmuş bir sofraya hiç oturmamış binlerce insan varken bir markanın ürettiği telefonun son serisini alamamış olmaya üzülmek, birbirimizden bu kadar nefret etmek...

***

Ben de kendime sarı boncuktan yapılmış balıklı bir bileklik aldım. Her baktığımda aklıma “o abi” gelsin diye. O abi ve yardımseverliği, nezaketi, yaşama sevinci...