Türkiye’nin, bugünlerde 39’uncu kuruluş yıl dönümünü kutlayan Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin diğer devletlerce tanınması çağrısında bulunması, ardından Türk Devletleri Teşkilatına KKTC’nin gözlemci üye olarak kabul edilmesi, ayrıca BM Barış Gücü askerinin kuzeydeki topraklara ancak KKTC’nin yetkisi altında girebileceğinin ilan edilmesi, sevindirici, kutlanması gereken doğru adımlardır.

Bugünlere uzun bir yoldan yürünerek gelindi. Yıllar önce, Lefkoşa Büyükelçiliğinde görevli olduğum dönemlerde bir yandan Rumlarla federasyon görüşmeleri devam ediyor, diğer yandan da adanın gerçeklerini gözleyebiliyorduk. Oradayken Rum tarafının gerçek niyetinin adanın tamamına hakim olmak olduğunu, Rumların federasyon görüşmelerine bu gayeyle katıldığını, amaçlarının Türkleri Rum devleti altında yaşayan bir azınlık haline getirmek, Türkleri uluslararası toplumdan koparmaya çalışmak olduğunu görmek mümkündü. Bu tehditlerin sürmesi ve Rumların silahlanmaya devam etmesi karşısında adada Türk askerinin kalmasının önemi ortadaydı. Ada gerçeklerini tarafsız gözleyebilenler, çözümün iki devletin yan yana yaşamasından geçeceğini, yapay bir ortaklığın Kıbrıs’ta yeniden kan dökülmesine yol açacağını anlayabiliyordu. Doğrusu, orada 17 yıl arayla yaşadığım toplam beş yıllık süre (1989-1992 ve 2009-2010), her an, yürümeyecek bir federasyonda uzlaşma sağlanacağı endişesiyle geçmişti.

Aslında Kıbrıs’ta 2004 yılının 24 Nisan’ında Annan Planı için düzenlenen halk oylamasının hemen ardından, federasyon oyununu bırakıp KKTC’nin tanınmasını talep etme yolu Türkiye için açılmıştı: Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri (BMGS) Kofi Annan’ın ta o zamandan, yani halkoylaması Rumlar tarafından ezici çoğunlukla reddedildiğinde yazdığı 28 Mayıs 2004 tarihli rapordan da bunu rahatlıkla çıkarmak mümkündü. Annan, Rumların Kıbrıslı Türklerle eşit statüde yetki ve refah paylaşmak istemediğine işaret ederek, artık Güvenlik Konseyinin ve uluslararası toplumun Kıbrıs Türklerine uygulanan, onların kalkınmasını engelleyen tüm kısıtlamaların ikili ve çok taraflı adımlarla kaldırılmasını önermiş, BM’nin Kıbrıs’taki varlığını gözden geçirmesi gerektiğini yazmıştı. Raporda Kıbrıs Türklerinin uluslararası kuruluşlara üyeliğinin önünün açılması da önerilmişti. KKTC’nin Türk Devletleri Teşkilatı gibi organlara üyeliğinin yolu ta o zamandan açılmıştı. Kofi Annan daha ne desin?

Türkiye o zamanlar Avrupa Birliği üyeliği düşüyle bu fırsatı kullanmadı. Bugüne geldiğimizde AB üyeliği halâ bir düşten öteye gidemiyor. Peki AB’nin KKTC’nin Türk dünyasına kabulüne son itirazlarına ne demeli? Sanki Rumları 1960 Londra ve Zürih Antlaşmalarına aykırı biçimde üye yapan onlar değil. Bu antlaşmalar, Türkiye ve Yunanistan’ın üye olmadığı uluslararası kuruluşlara Kıbrıs’ın üye olamayacağını öngörüyor. Zamanın Türk ve Yunan Dışişleri Bakanları Zorlu ve Averof da bu konuda uzlaşmışlardı. Neymiş efendim AB herhangi bir uluslararası kuruluş değilmiş. Peki AB bir devlet mi? Hayır. Yunanistan, eğer Güney Kıbrıs üyeliğe alınmazsa Doğu Avrupa ülkelerinin üyeliğini veto edeceğini söyleyerek Rumları şantaj yoluyla üye yaptırmıştı. Böylece AB, topraklarında BM Barış Gücünün konuşlandığı, meşruiyeti tartışmalı bir yönetimi ikinci Yunan devleti olarak kabul edivermişti.

Kıbrıs meselesi, Keşmir gibi Kuzey-Güney Kore gibi, uzun süredir var olan ihtilaflardan biridir. Çözüm yolu adadaki iki devletin bir arada yaşamasıdır. KKTC tanınır mı? KKTC tanınmayan bir devlet değildir. KKTC’ni bölgenin güçlü devletlerinden Türkiye tanıyor. Ankara’da yerleşik Büyükelçiliği vardır. Türk Devletleri Teşkilatından önce KKTC İslam İşbirliği Teşkilatına gözlemci üyeydi. Halen 20’den fazla ülkede KKTC Temsilciliği faaliyet gösteriyor. Örnek bir demokrasiyle yönetilen, evrensel insan haklarına saygılı bir devlet olarak KKTC, devletler hukuku bakımından demokratik meşruiyete sahiptir. Bu yönüyle, 2004 yılında BM Genel Sekreteri Kofi Annan’ın yaptığı, yukarıda belirttiğim, Kıbrıs Türk halkına uygulanan kısıtlamaların kaldırılması ve uluslararası camiaya kabul edilmesi çağrısını fazlasıyla hak etmektedir.

Kıbrıs Türkiye’nin sırtında bir yük değil, aksine başı dik yürütülecek haklı ve onurlu bir davadır. Bütün ihtilaflarda olduğu gibi, sınavı sıkı duranlar kazanacaktır.

Bu düşüncelerle KKTC’nin 39’uncu kuruluş yıl dönümünü kutluyorum.