İlk kitabı Kan Tutulması’nda 80 kuşağının ‘kayboluşunu’ anlatan Dinçer, “Toplumsal basıncın oluştuğu bir ortamda, otoriteye karşı çıkamayan bireyler, örgütlü değilseler suça eğilim gösterir” dedi

YUSUF ÇAĞIRTEKİN-RÖPORTAJ

Yazar Niyazi Dinçer’in 1978-81 dönemine ışık tutacak nitelikteki ilk romanı Kan Tutulması Ankara Gece kitaplığı tarafından Mart 2022 de yayınlanarak raflarda yerini aldı. Roman isyan ve başkaldırının sembolü olan zeybeklerin hikayesiyle başlıyor, dönem gençliğinin toplumsal baskı ve bireysel travmalar nedeniyle trajik hikayelerini anlatıyor. Yazar Dinçer, döneme dair bilgileri gelecek kuşaklara aktarmayı gaye ediniyor. Dönemin gençlerini kayıp kuşak olarak nitelendiren Dinçer, “O dönemde yaşayan kuşak asla gençliğini yaşayamadı. 18-19 yaşında olan bir insan birden kendini 30 yaşında hissetmeye başladı. Dolayısıyla bu kadar sıkıştırılmış bir birey, o dönemde kendi doğasını yaşayamadığı için kayboldu ve kaybolduğunun farkında değildi, ilerleyen yaşlarda bunu fark etti” dedi. Dinçer, toplumsal basıncın oluştuğu bir ortamda, otoriteye karşı çıkamayan bireylerin, örgütlü değilseler suça yöneleceklerini ifade etti.

Niyazi Dinçer kimdir? Kendinizi tanıtabilir misiniz?

Aydın-Nazilli doğumluyum. 30 yıldır İzmir’de yaşıyorum. Tariş’te uzun yıllar görev aldım. Ticaret Borsa’sında görev yaptım, sonra Tariş’in AR-GE bölümüne geçiş yaptım. Tarımda verimlilik konusunda Ege Bölgesi ile ilgili proje çalışmalarına katıldım. Bir müddet Sanayi Bakanlığı’na rapor hazırlayan ekibin içinde çalıştım. 2000 yılında ayrıldım. Bir kız çocuğum var.

Zeytini merkezine alan ilk çocuk festivali İzmir’de yapıldı Zeytini merkezine alan ilk çocuk festivali İzmir’de yapıldı

ROMAN BİR TASARIMDIR

Yazın hayatına girişiniz ne zaman başladı?

Yaklaşık 25-30 senedir uzun mektuplar şeklinde yazılar yazardım. Yazı konusunda ne yapabildiğimi görmek için yazardım ve hiç yayınladım. Daha sonra öykü denemelerine dönüşmeye başladı. Bütün mesele cesaretiniz olmasıyla alakalı. Yazdığınız şeyleri kamuya açık bir şekilde yayınlamaya cesaretiniz olması gerekiyor. Beğenilmemesinden korkmamanız gerekiyor. Bende ise tersi oldu korkuyordum. Pandemi ile doyum noktasına geldim; artık bir şeyler yapmam gerektiğini düşündüm. Sosyal hayatın kısıtlanması sorununu fırsata çevirmek istedim. Ne yapabileceğimi düşündüm, bir roman yazabileceğime karar verdim. 2-3 ay çok zorlandım. Ne yapacağımı bilmiyordum. Sonra okumalarda şunu anladım, roman bir tasarımdır. Kelimelerle yarattığınız bir hikayeyi tasarlanmış tablonun parçası gibi düşünerek o hikayelerin bütününden bir roman oluşturmaya çalışıyorsunuz. Bu düşüncelerle başladım yazmaya, yarı amatör katkılar aldım yayın çevresinden tanıdığım arkadaşlardan. Onlarla irtibat halinde kalarak yazmaya devam ettim ve ortaya bir şeyler çıkmaya başladı” dedi.

Romanınızda 12 Eylül dönemini ve dönemin gençliğini gerçeklik ilkesinde çok iyi bir şekilde aktardığınızı gözlemledik. Bunu neye borçlusunuz?

Temel hareket noktam; yazılan dönemle ilgili fazlaca argümana sahip olmamdı. Gerçeklik türünde bir roman. Romandaki olaylar; gerçek olaylar ve gerçek olaylardan hareketle gerçekleşmesi muhtemel hikayelerin birleşmesiyle oluşuyor. Kitap 1978-1981 dönemini kapsıyor. Yazar bu döneme ışık tutarak o yıllara dair bilgileri gelecek kuşaklara aktarmayı gaye ediniyor. Söz konusu dönemde yaşayan üniversite öğrencilerinin aslında çok masum hikayelerle hareket ederek kendi hayatlarını yaşamaya çalışırken; toplumsal baskılar nedeniyle sıradan isteklerin sıra dışı sonuçlara dönüşmesi ele alınıyor. Mesela aşık olan bir genç, aşkını özgürce yaşayamadığı için başka bir şeye dönüşüyor o aşk. İntikam ve ihtiras duyguları karışıyor. Devreye 12 Eylül’ün getirdiği politik baskılar da girince bu kez gençler için her şey çok daha ağır hale geliyor. Şunu açıkça ifade etmek gerekir ki; toplumsal basıncın oluştuğu bir ortamda, otoriteye karşı birey örgütlü değilse güçsüzdür ve suç işlemeye hazırdır. Kitapta bir nevi suçun edebi anlatımını görmek mümkün. İntikam ve ihtiras temelli gelişen olaylar Aşk zemininde kendini buluyor. Gençlerin dramına katkıda bulunan başka olaylar da var. Mesela cezaevine düşenler. Cezaevindeki gardiyanlar, zor olan şartları daha da zorlaştırıyor. Herkesin bildiği fakat dile getirmekten çekindiği bir gerçek vardı o dönemde; işkence. Romandaki insanların başına geliyor bu gerçek. Kitapta bu tür şeyleri iyi bir mizansen, kurgusal düzende anlatmaya çabaladım. Kitabın arka kapağında ise o dönemin insanlarının aslında kayıp kuşak olduğunu belirttim. Ben o dönem insanlarından biriyim dedi.

GÜLMENİN AYIP OLDUĞU BİR DÖNEMDİ

Dönemin gençlerini kayıp kuşak olarak nitelendiriyorsunuz? Kayıp kuşağı anlatabilir misiniz?

Kayıp kuşak dediğimiz kuşak, 1978-81 ya da biraz daha genişletebiliriz sene aralığını, o dönemde yaşayan kuşak asla gençliğini yaşayamadı. 18-19 yaşında olan bir insan birden kendini 30 yaşında hissetmeye başladı. Çünkü şartlar böyleydi. Gülmenin ayıp olduğu bir dönemdi. Çok basit, sıradan taleplerimizin yerine getirilmesi ayıp ve yasaktı. Dolayısıyla bu kadar sıkıştırılmış bir birey, o dönemde kendi doğasını yaşayamadığı için kayboldu ve kaybolduğunun farkında değildi, ilerleyen yaşlarda bunu fark etti. O dönem mesela evlenen birçok insan ayrılmıştır. Çünkü birbirini tanımadan evlendi. Bir hengame içinde bir şeylere koştururken ‘evlenelim’ dedi. Evlendi, 12 Eylül geldi, her şey dağıldı. Bu insanlar birbirini görmeye başladı, gördükçe uzaklaştılar. Böyle yüzlerce hikaye var. Dolayısıyla bu kuşak; ergenliğini tamamlayamamış, olgunluk aşamasını belli bir mantık çerçevesinde geçememiş, zoraki olgunlaşmış bir kuşaktır Mesela daha uç bir örnek vermek gerekirse; o dönem çok hızlı siyasi figürler, 80’den sonra savrulmuştur. Kimisi sarhoş oldu, kimisi kumarbaz oldu vs. İnanılmaz bir karakter değişimi. Çünkü koşullar nedeniyle bastırdıkları kimlikleri ortaya çıktı.

Kayıp kuşağın yaşadığı diğer sıkıntılardan da bahsedebilir misiniz?

Kendi içerisinde ritmik ve mantıklı bir gelişme yaşayamayınca insan, bütünlük içerisinde yaşattığı, ulaşmak istediği hedeflere, kendince doğru olmayan zamanlarda varmaya çalıştı. Bu da onun kaybını getirdi. Ben politikayla ilgilenmiyorum deme lüksü yoktu bu insanların. Ya sağcı olacaksın ya solcu olacaksın. Arada kalırsan iki taraftan da darbe yiyorsun. Kendini yakıştırdığın etiket her neyse; sağcı ya da solcu, bundan da kaçış yok. ondan da darbe yiyorsun. Kendi içindeki örgütlenmede de sıkıntılar yaşanıyor. 18-19 yaşındaki insanın kaldırabileceği bir yük değil bu. Hem kendini koruyacaksın hem de kendini var edeceksin bu mümkün değil. Bu insanın doğasına aykırı. Stabil bir çizgide tırmanman gerekiyor basamakları ama tırmanamıyorsun. Ne aşklar kendi tadında oluyor ne de kavgalar kendi ayarında gerçekleşiyor. Günümüzle karşılaştırdığımızda müthiş ayrımlar gözlemliyoruz. Bu kitap hem yakın tarihe ışık tutan hem de kaybolan kuşağın kendi hikayesini bulacağı bir kitap.

Kitaba ilgi nasıl?