Geçen hafta bir söyleşimizde Prof.Dr. Bekir Zakir Çoban hocaya neden dinler tarihi ve özellikle Papalık üzerine çalıştığını sormuştum. Çoban hoca, hep Batı’nın oryantalist bir yaklaşımla doğu toplumlarını tanımladığını, bir de bizim bakış açımızla onları nasıl yorumlayacağımız fikrinden hareketle çalışma alanını seçtiğini söylemişti. Bu sözden ilham alarak bir sinema akademisyeni olarak bu hafta Hollywood filmleri üzerinden oryantalist bakış açısını anlatmak istiyorum. Oryantalizm elbette bir dans türü değildir. Batı medeniyetinin Doğu toplumlarını tarif ederken kullandığı bir düşünce biçimidir ve Hollywood filmleri bu tarifi tatlı bir reçeteyle tüm dünyaya empoze eden en önemli ajanlardan birisidir. Hollywood film endüstrisi Pentagon’la dirsek teması içinde, ABD’nin milli güvenlik politikaları çerçevesinde içeriklerini biçimlendirmektedir. Dönemlere göre Amerika’nın dış politikasındaki değişimlerine uygun olarak dost ve düşman resimleri sinema filmlerinde boy gösterir. Düşman resimleri olarak doğuya dair imgeler ağırlıktadır. Bu bağlamda yeniden kurulan doğu, batının kendini tanımlamakta karşıt imgesi ve onu rahat sömürebilmek için ötekileştirdiğidir.

11 Eylül olayı dikkatlerin din olgusuna, özellikle de İslam’a odaklanmasına neden olmuştur. Bu olay sonrası Doğu ve Batı arasında ayrımlar keskin kutuplaşmalara dönüşmüştür. “Amerika başta olmak üzere Batı medyası tarafından Müslümanların şeytani ve insanlık dışı, Batılıları, çoğunlukla da Amerikalıları da bu şeytani teröristleri yok eden kahramanlar olarak göstermeyi hedefleyen geniş çaplı, tek yanlı film akımı baş göstermiştir. Delta Force, Argo, 300 Spartalı, Indiana Jones, Truva, Büyük İskender gibi filmler Müslümanları birer şeytan, zorba, terörist olarak resmetmektedir. Örneğin Büyük İskender filmi Makedonya fatihinin Pers kralı Darius’a karşı seferi, Pers hükümdarına hizmet eden barbarların “özgürleştirilmesi” olarak yorumlanır. Yine Avatar (2009) filminin öyküsü de Irak savaşında ABD’nin izlediği politik mantığı sergilemektedir. Zira pozitif düşünceye dayalı Batı uygarlığı mistik, ilkel Doğu’ya onların isteği dışında medeniyet, özgürlük ve demokrasi taşıyabilsin diye engelli bir beyaz Amerikalı kahraman aracılığıyla müdahale etmeye çalışır. Filmin öyküsü Batıya özgü oryantalist müdahale mantığını eleştirir gibi yaparken, yine ilkellerin mistik güç ve yeteneklerini onlardan öğrenip ve bu güç ile akıl üretmeyi Amerikalı kahramana bırakarak, oryantalist politik mantığı yeniden olumlamaktadır.

Batı sinemasında Türkiye açısından oryantalist söylemin temsil biçimlerini sinema tarihçisi Scognamillo’nun “Batı sinemasında Türkiye ve Türkler”(1996) adlı kitabından şöyle özetlemek mümkündür: Sinemanın başlangıcından 30’lu yıllara kadar Türkiye hakkında yapılan filmler yıkılmakta olan Osmanlı İmparatorluğunun şarkiyatıdır. Bu şarkiyatçılığın kalıpları ise, sultanlar, paşalar, saraylar, haremler, gül bahçeleri, camiler, esir pazarları, değerli halılar, fesler, kavuklar, entariler, göbekçiler, esmer güzeller, dilenciler, hırsızlar, tehlikeli aşıklar, tehlikeli ve genelde güvenilmez Türkler, kalabalık, ilkellik ve bunlardan çıkan “Doğu romantizmi”dir. Filmlerin ortak kalıpları gizem, macera, tehlike duygularıyla beslenen sömürge nostaljisini yansıtmaktadır. Türkiye’yi simgeleyen İstanbul kenti diğer doğulu kentler gibi romantik bir yaklaşımla ilginç, çekici, maceralarla dolu, egzotik, yabancılar için tekin olmayan bir kenttir. Oysa 20’li yıllar Batı için Birinci Dünya savaşını izleyen yıllardır. Türkiye için ise Kurtuluş Savaşı yıllarıdır, “egzotik” sayılan Türkiye’nin bağımsızlığı ve özgürlüğü için mücadele ettiği yıllardır. Osmanlı saltanatına, kapitülasyonlara, harem, fes, doğulu görkem gibi olgulara alışık olan Batı bu değişimleri izliyor; fakat sinemasında, işine gelmeyen bu “yeni olayları yansıtmaya yanaşmıyor. Başta Hollywood olmak üzere Batı sineması, kendi seyircisini tatmin etmek ve eğlendirmek amacıyla bilinçli olarak oryantalist kalıplarını sürdürür. 60’lı yılların sonuna dek Türkiye ve Türkler konusunda düşünülenlerin ve bilinenlerin pek değişmediğini görürüz. Türkiye’nin çok kültürlü, modern ve gelişen yüzü asla gösterilmez. Yine gizemli, çekici, maceralarla dolu, her tür uyuşturucunun pazarlandığı merkez olarak İstanbul lüks oteller, boy boy camiler, kalabalık caddeler, çarşılar, hamamlar ve yalıların yer aldığı bir kent olarak yapay bir panoramik anlatımla gösterilir. Scognamillo’ya göre Alan Parker’in “Midnight Express(1978)” filmi de bu geleneğin ürünüdür. Filmin gerçek gibi sunulan öyküsünde olaylar ve kişiler bilinen oryantalist şablonlara oturtulmaktadır. Türkiye ve özellikle İstanbul kenti soğuk savaş döneminde de yine casusların cirit attığı, uluslararası komploların kurulduğu bir mekândır. 11 Eylül sonrası oryantalist temsillerde radikal bir yöneliş olmuş, artık Doğu, Batı’nın kendini tanımlamakta karşıtı olmaktan çıkmış, tehditkâr bir terörist olarak düşmanıdır. Başka bir deyişle önceden batılı beyaz ırkın asilliğinin, zekiliğinin ve zenginliğinin karşısında yer alan, bir mistik, egzotik, zevki düşkünü, tekin olmayan, düşünme yetisinden yoksun, peçesinin altına gizlenen bir Doğu temsili vardır. 11 Eylül olayı sonrası Doğu temsilleri, terörist ve tehditkâr bir düşman olarak, daha keskin bir ayrımcılıkla, İslamofobiyi körükleyici bir üslupla tanımlanmaktadır.

Hollywood filmleri Amerikan çıkarlarına göre ‘Doğulu’ özellikle Müslümanlara karşı duyulan nefret, ayrımcılık, düşmanlık ve kin beslemeye yönelik zihinleri yönlendirmekte işlevsel rolünü yerine getirmede rüştünü ispatlamış görünüyor. Bu bağlamda üretilen Hollywood filmlerinin dışlamayı ve çatışmayı katmerleştirmekten öte, dünya barışına bir katkı sağlamayacağı kaçınılmaz bir gerçek olarak önümüzde durmaktadır.