Ulusal Hindistan Sokak Satıcıları Birliği’nin davetlisi olarak dünyanın en büyük sokak festivali olan 12. Sokak Yemekleri Festivaline katılmak üzere Hindistan’a gittik. Bu benim Hindistan’a bu dördüncü gidişim ve her gidişimde olduğu gibi bu sefer de inanılmaz büyüleyici atmosferiyle, kokusuyla, renkleriyle, canlılığıyla beni büyüledi. Hindistan dünyanın en büyük nüfusuna sahip bir ülke olarak yaşamın büyük oranda sokaklarda geçtiği, sokakların tam anlamıyla hayat dolu olduğu bir ülke olarak ilk başta insanı etkiliyor. Delhi’ye daha önce de hem yine aynı festivale katılmak hem de gezmek üzere gelmiştim. Ayrıca güney Hindistan’ın en büyük eyaleti olan Kerala’ya daha önce yaptığım bir gezide de plajlardaki ve yolların kenarındaki seyyar atıcıların renkli ve canlı manzarasına hayran kalmıştım. Nitekim Hindistan gezimizde bizi Kerala bölgesine yaptığı bir geziden döndüğü günün ertesinde makamında ağırlayan Hindistan büyükelçimiz ve aynı zamanda profesyonel ödüllü bir fotoğraf sanatçısı olan Fırat Sunel de bize Kerala’da çektiği fotoğrafların hepsinin ya plajda balon, pamuk helva, çerez satan veya masala çay yapan ya da sokaklarda çoğunluğu tatlısından böreğine, çöreğine, et veya sebze ızgarasına kadar son derece çeşitli lezzeti sokakta hizmete sunan seyyar satıcıların fotoğrafları olduğunu söyledi. Kendisinin de fotoğrafları çekerken bunun farkında olmadığını ama en iyi, en canlı ve renkli fotoğraf karelerinin seyyarların fotoğrafları olduğunu fark ettiğini söyledi. Seyyarlar sadece sokaklara canlılık getirmekle kalmıyor bu canlılığın ve renkliliğin fotoğraflarda kalıcı olmasına da olanak sağlıyor. Orhan Pamuk’un Kafamda Bir Tuhaflık Var romanında aktardığı Atatürk’e ait bir anekdotu burada hatırlamadan geçemeyeceğim.

Atatürk 1928 yılında İstanbul’u ziyarete gittiğinde Pera Palas’ta kalır ve sabah uyandığında her zamanki gibi seyyar satıcıların sesini duymaz, etraf çok sessizdir. Bunun üzerine seyisini çağırır ve bu sessizliğin nedenini sorar. O da efendim siz, Avrupa görmüşsünüz. Bu seyyarların gürültüsü, patırtısı sizi rahatsız etmesin diye onları şehrin dışına sürdük. Bu cevabın üzerine çok sinirlenen Atatürk, derhal, bütün seyyarları şehre geri getirin. “Seyyarlar İstanbul’un ta kendisi, öten bülbülleri, şehrin ruhudur” demiştir.

Hindistan’a son yaptığımız ziyaret Atatürk’ün bu sözünün ne kadar gerçekçi ve yerinde olduğunu bir kere daha yaşayarak, kokusuyla, tadıyla, rengiyle iliklerimize kadar hissederek anladığımız bir ziyaret oldu. Üstelik sadece bulundukları yere renk ve canlılık katmanın ötesinde seyyar satıcılar ve müzisyenler ekonomik krizin son derece yoğun bir şekilde dünyanın her yerinde yaşandığı bu günlerde ekonominin çarklarının dönmesinde de etkin bir şekilde rol oynamaktalar. Bir buçuk milyarı geçen nüfusuyla dünyanın en kalabalık ülkesi olan Hindistan aynı zamanda yoğun bir yoksul nüfusunu da barındırıyor. Hindistan’da sokaklarda çeşitli ürünler satarak veya sanatsal faaliyetlerde bulunarak yaşamlarını sürdürmenin ötesinde bu insanların çoğu için sokaklar aynı zamanda onların evi. Son derece yoksul koşullarda yaşayan bu insanlar için sokaklardaki alışveriş yaşamlarını birlikte paylaşarak, dayanışma yaparak sürdürmenin yolunu da onlara açıyor. Lüks kafelerde, dünyaca ünlü zincir mağazalarda bir bardak kahveyi veya çayı 200, 300 rupiye içerken sokaklarda her köşe başında bulunan masala çay veya kahveyi 20 rupiye içme imkanı bulan yoksul Hintliler sokaklarda sürdürdükleri bu dayanışma ekonomisi sayesinde geçimlerini sağlayabiliyor ve yaşamlarını sürdüre biliyorlar.