1901’de Servetifünûn Topluluğunun dağılmasından sonra edebiyat dünyasında bir boşluk oluşmasından sonra bazı genç sanatçılar, bir edebi topluluk oluşturmak için bir araya geldi. Bu gençler, Fecriati Topluluğu adı altında toplandılar. Sanat görüşlerini bir beyanname ile ortaya koydular. Topluluğa ad olarak sunulan “Sinâ-yı Emel” (ideal zirvesi) beğenilmeyerek Faik Ali’nin teklif ettiği Fecriati (geleceğin aydınlığı) ismi kabul edilmiş, Faik Ali başkanlığa seçilmiştir.

1909’da Hilal gazetesi matbaasında toplanan genç sanatçılar Fecr-i Ati’yi (Geleceğin Şafağı) kurarlar. Bu gençler arasında Yakup Kadri, Fuat Köprülü, Ahmet Haşim, Aka Gündüz, Ali Canip, Celal Sahir, Refik Halit, Şahabettin Süleyman, Tahsin Nahit gibi isimler vardır. 23 Temmuz 1908’de II. Meşrutiyet’in ilân edilmesiyle basında da bir patlama olur. Sansür resmen değilse bile fiilen kalkmıştır. Türkiye, tarihinin en serbest ve basını da en hür dönemini yaşamaya başlamıştır. Üç dört yıl içinde, birkaç sayı çıkıp kaybolanları da dahil olmak üzere yayın hayatında görülen dergi ve gazetelerin sayısı 200’den fazladır. Anarşi derecesine varan bir yazı hürriyeti edebî eserlerde de kendini gösterir. Önemli ortak vasıfları II. Abdülhamid’in şahsını, devrini, rejimini kötülemek ve ona hakaret etmek olan, çoğu asgarî sanat ve edebiyat zevkinden mahrum bir yığın şiir, tiyatro, roman ve hikâye bu dönemin edebî mahsullerini teşkil eder. Fecr-i Âtî topluluğu, sanat ve edebiyattaki bu seviyesizliğe karşı tepkilerin bir araya getirdiği edebiyatçıların ortak hareketinden doğmuştur. Basının bu derece politize olmasından usanan çoğu genç birtakım yazarlar Hilâl gazetesinin idarehanesinde toplanır ve idealleri doğrultusunda bir grup teşkil ederler. Önce fikirlerini ifade edecek bir ad ararlar. Ahmed Hâşim Sînâ-yı Emel’i teklif ederse de Faik Âli’nin ileri sürdüğü Fecr-i Âtî ismi kabul edilir. Böylece topluluk 1909 yılı başlarında (ilk toplantı tarihi 20 Mart 1909) yarı resmî olarak fakat fiilen kurulur. Başkanlığa en yaşlı üye sıfatıyla o zaman otuz dört yaşında olan Faik Âli getirilir. Aynı yılın 25 Mart tarihli Servet-i Fünûn (nr. 930) dergisinde küçük bir haber topluluğun varlığını duyurur. Bu kısa yazıda bir şiir ve düşünce topluluğu kurulduğu, sanatı şahsî ve muhterem olarak kabul ettikleri, şiire ve estetiğe ağırlık vermek üzere Fecr-i Âtî adıyla bir dergi yayımlayacakları bildiriliyordu. Ancak bahsedilen dergi hiçbir zaman çıkarılamamıştır. Topluluğu teşkil eden gençler de başta Servet-i Fünûn olmak üzere Resimli Kitap, Musavver Eşref, Şiir ve Tefekkür, Jâle, Şehbâl gibi kendilerine imkân sağlayan, devrin kaliteli dergilerinde yazılarını ve şiirlerini neşrederler. Edebiyat tarihlerinin, başka edebî gruplar gibi aralarında fikrî ve organik bağlar bulunmadığında birleştiği Fecr-i Âtî’nin varlığını hissettiren en önemli hadise kuruluşundan bir yıl kadar sonra yayımlanan beyannâme olur. Servet-i Fünûn’da (24 Şubat 1910) ve aynı tarihli Tanin gazetesinde “Fecr-i Âtî Encümen-i Edebîsi Beyannâmesi” başlığı ile çıkan bu uzunca yazıda topluluğun prensipleri açıklanmıştır. Burada kapanmış bir devir olarak kabul ettikleri Edebiyât-ı Cedîde için saygılı bir dil kullanılmış, edebiyatı gerçek bir sanat haline getiren Edebiyât-ı Cedîde gibi kendilerinin de sanata ve estetiğe bağlı kalacakları, fakat yeniliğe daha çok açılacakları ifade edilmiştir. Topluluk dilin, edebiyatın, edebî ve sosyal ilimlerin gelişmesine, düşüncelerin aydınlatılmasına çalışacak, bir yayınevi kurarak Batılı ve yerli edebî eserleri halka yayacaktır. Beyannâmenin altında yirmi bir imza bulunmaktadır. Fecr-i Âtî mensupları beyannâmelerinde belirttikleri gibi bir seri yayın teşebbüsünde bulunmuşlardır. Cemil Süleyman’ın Timsâl-i Aşk ve İnhizam adlı romanları, Şehâbeddin Süleyman’ın Fırtına adlı tiyatrosu, Tahsin Nâhid’in Rûh-ı Bîkayd adlı şiir kitabı ve Mehmed Fuad’ın Hayât-ı Fikriyye adlı incelemelerinden ibaret beş kitaplık bir seri Fecr-i Âtî Kütüphanesi neşriyatı adıyla çıkmıştır. Ancak bu yayımlardan bazılarının iç sayfalarında otuzdan fazla kitap neşretme niyetinde olduklarını gösteren kabarık bir isim listesi dikkati çeker. Böylece yayım organı olarak düşündükleri dergi gibi kitap yayımlarında da önemli bir hamle yapamadıkları anlaşılmaktadır. Teşebbüs ettikleri halde resmî bir dernek kuramamalarının, fazla faaliyet gösterememelerinin sebebini, kuruluşlarından hemen sonra vuku bulan 31 Mart Vak’ası’na ve bunun doğurduğu yeni sıkıntılı şartlara bağlamak mümkündür. 31 Mart Vak’ası sırasında toplantı merkezleri olan Hilâl Matbaası’nın basılmasını, hatta üyelerinden gazeteci Ahmed Samim’in bir suikast sonucu öldürülmesini de bu sıkıntılara ilâve etmek gerekir. Ancak temelinde sanatı şahsî ve muhterem kabul eden Fecr-i Âtî mensuplarının her birinin şahsî bir yol tuttuğu ve dernek halinde çalışma disiplinine yanaşmadıkları da anlaşılmaktadır. Birbirlerinden bağımsız hareket etmelerini kendilerinden birçoğunun tabii karşıladığını bizzat yazıları ve hâtıralarıyla ifade etmişlerdir. İlk toplantıdan itibaren Ahmed Hâşim gibi hiç katılmayan veya pek az görünen üyeler zamanla toplulukla ilişkilerini kesmiş, hatta istifa etmişlerdir. Öyle ki kuruluşundan bir buçuk yıl sonra 1910 Ekiminde yayımlanan bir haberden grupta on kişi kaldığı anlaşılmaktadır. Fecr-i Âtî’nin üç buçuk yılı bulmayan ömrü içinde önce Faik Âli, daha sonra Fazıl Ahmed, Hamdullah Subhi, Celâl Sahir ve İzzet Melih’in başkanlık yapmış olmaları da topluluğun çözülme ve dağılma karakterini aksettiren hadiselerdir. Aslında Fecr-i Âtî’nin dağılmasıyla ilgili kesin bir tarih bulunmamakla beraber oldukça ihtilâflı ve tartışmalı geçen üç buçuk yıldan sonra 1912 sonlarında artık Fecr-i Âtî diye bir isimden bahsedilmemektedir.