Yeni eğitim öğretim yılı başlarken, üniversiteyi ilk kazandığım yılları düşünmeye başladım. 12 Eylül sonrası daha henüz adı pek bilinmeyen bir bölümü ailemden habersiz tercih etmiş ve kazanmıştım. Bölümüm Sinema Televizyon bölümüydü. Hiç kız çocuklarının ilkokuldan sonra okutulmadığı bir köyde, babam kızını okutma hayali taşıyan nadir insanlardan birisiydi. Kızını ya eczacı ya da doktor olması için okutuyordu. Sinema TV okutan bir okulun varlığı bile onun için hayal ötesi bir durumdu. İzmir’de bir artist okulunu kazanma haberim, Konya Atlantı Köyü’nde bulunan geniş aileme bir bomba gibi düşmüştü. Her kafadan bir ses çıkıyordu. Televizyon tamirciliğinden, artistliğe kadar meslek ihtimalleri sayılıyor, geleneksel aile değerleri açısından hiç birisi bir kız çocuğu için bu okuldan kazanılacak mesleğe akıl erdirmiyordu. Kızlarını Yeşilçam’a artist olmaya gönderecek değillerdi herhalde”.Babamın dışında tüm aile fertleri okula gitmemem konusunda fikir birliği içinde, okulumla ilgili birçok olumsuz hikâyeler uyduruyorlardı. Babam sadece dinliyor ve düşünüyordu. Babamın ilk çocuğuydum, her zaman benim isteklerimi yerine getirmeye karşı özel bir zaafı vardı, ama bu kez onu zorlamakta aşırı ileri gitmiştim. Bunca olumsuz tablolar karşısında babamdan çıkacak kararı umutsuzluk ve biraz da suçluluk duygusu içinde bekliyordum. Zira son ve kesin karar ondan çıkacaktı. Bir akşam yine kalabalık aile meclisi toplanmış, herkes benim bu okuldan mezun olunca ne olacağım konusunda hiç de gurur verici olmayan sonuçları sıralarken, babam suskunluğunu bozup benim hayatımda rehberim olan o tek cümleyi söylemişti. “Benim kızım hiçbir şey olmasın, kültürlü insan olsun, gittiği gibi de gelecek” Babamın bu sözü bana büyük bir sorumluluk veriyordu. Buna göre çok okumam gerekiyordu ve de namus açısından kendimi koruyacak, babama söz getirmeyecektim.

Okula ilk geldiğim gün babamla birlikte boşuna okul binası aramıştık. Binası yoktu, başka eski bir binanın dersliklerinde ders alacaktık. Tam bir hayal kırıklığı yaşadığımı hatırlıyorum. Ortasında büyük bir kömürlü tınal soba kurulmuş, etrafında kırık dökük tabureler olan kantin, bölümümüzün tek ortak buluşma mekanıydı. Sonradan basık, fakir görünüşlü, farelerin cirit attığı bu mekanın film gösterimleri, canlı müzik dinletileri, farklı sohbet ortamları ile Bornova kampüsünün entelektüel üniversite öğrencilerinin buluşma yeri olduğunu anlayacaktım. Burada bir sömestri kaldıktan sonra Alsancak’da Altay stadyumunun yanında o dönem Güzel Sanatlar Fakültesinin bahçesine kurulan küçük baraka binalara taşınmıştık.

Bölümde öğrenci olarak kalabalık değildik, ama sohbet etmeye çalıştığım üst sınıf öğrencilerin bana göre oldukça bilgili olduklarını anlıyordum. Çoğu ikinci okul olarak, yetenek sınavı ile okula girmişti, her sınıf 5-6 kişiyi geçmiyordu. Sadece bizim sınıf yetenek sınavı yerine yüksek puanlarla, direk yerleşme ile girmişti. Bizden sonra bölüm yine yetenek sınavı yöntemiyle öğrenci almaya devam etmişti. Otuz kişi olarak o dönem okul tarihinin en kalabalık sınıfı oluyorduk (Bundan sonra sürekli üniversitelerde eğitimin kalitesi açısından objektif bir değerlendirme yapılmaksızın yıldan yıla öğrenci sayıları artırılacaktı). Faruk, Kalkan, Oktay Kutlu, Hüsnü Tekin, İhsan Turgut, Bilgin Adalı, Oğuz Makal, Mutlu Parkan, Ahmet Sipahioğlu hocalarımızla tanışmamız ve kaynaşmamız hiç zor değildi, zira derslerin dışında da bizlerle arkadaş gibi diyalog kurmaya açıktılar. Her ne kadar o yıllarda hiç farkında olamasam da Oğuz Adanır hocanın her bir dersi bu günlerin dijital çağının felsefesine ışık tutan konferanslar zinciriydi. Adanır hoca, her zaman ifadesiz yüz ifadesiyle bizlere mesafeliydi, ama bizlerden ne istediğini ve nasıl çalıştırması gerektiğinin disiplinini iyi uygulardı. Şair Turgay Gönenç hocamız derste en küçük bir konsantrasyon bozukluğundan alınacak hassasiyetteydi. Hocalarımız derslerin dışında kantinde sohbetlere katılıyor, hatta akşam okul çıkışı öğrencilerle birlikte pasaport kahvesinde sohbet ortamları kuruyorlardı. Bu ortamlarda konuşmak gerçekten bilgi birikimi gerektiriyordu. Kenardan, köşeden sessiz dinlediğim bu sohbetlerden ders kitaplarının dışında muazzam bir bilgi evreninin olduğunun bilincine varmıştım. O sohbetlerde konuşulan yazarların kitaplarını bir an önce alıp okumak ve bu bilgi açığını kapatmak için hummalı bir okuma sürecine girmiştim. AKM’de her hafta sonu klasik müzik konserlerine gidiyor, Fransız kültürde altyazısız Antonioni, Godard, Bergman gibi yönetmenlerin filmlerini diyalogları anlamasak da büyük bir sabırla, hocalarımız görüntü okumamız gerektiğini söylediği için izliyorduk. Hele Güzelyalı AS sinemasında salon kış günlerinde buz damı gibi olurdu, ama biz dona dona sanat filmlerini izlemeye çalışırdık. Tabii o dönem henüz dijital iletişim dönemi başlamamıştı, bilgisayar, cep telefonumuz yoktu, televizyonumuz TRT olarak tek kanaldı. Filmlerimizi 8mm filmlerle çekiyor, banyodan sonra filmi görür, elimizle kesip yapıştırarak kurgu yapardık. VHS video kameralar yeni çıkmaya başlamıştı. Kısacası film üretmek de bilgiye ulaşmak da elimizde tek tıkla ulaştığımız çağın çok gerisindeydik. Ama hocalarımız, arkadaşlarımız katında bilgi birikimimizle itibarlı olmak istiyorduk, kitapları okumak bilgi edinmek, kültürlü insan olmak için emek mücadelesi veriyorduk. Okulda teknik imkânsızlıklar fakru zaruret sınırlarını zorluyordu. Bu imkânsızlık içinde hocalarımız her birimize ayrı değer vererek, bizleri kısa filmler çekmeye teşvik ederlerdi. Teknik yetersizliği bahane ederek, umutsuzluğa düşerek tembellik yapmaya çalıştığımızda “teknik en fazla üç ayda öğrenilir, önemli olan bilgi birikimi sağlayarak bakış açınızı, gözlem gücünüzü yükseltmektir” sözlerini sık sık duyardık. Hocalarımızın bizlere inancı sayesinde kendimizi geleceğin yönetmen adayı olarak özgüvenli hissederek, üniversite eğitim sürecinde bilgi depolamaya çalışırdık.

Yıllar sonra babamın bana ve “kültürlü insan” olmaya yönelik inancı sayesinde onun her zaman gurur duyacağı akademik bir kariyer yaptım. Yetişmeme emek veren hocalarımın izinden gitmeye çalışan bir akademisyen olarak, ülkemin gençlerinin yetişmesine katkı sağlayabiliyorsam ne mutlu. Sonuçta eğitim konusunda tavsiyem ailelerin çevrenin beklentilerinden ziyade, kendi çocuklarının istek ve becerilerini iyi tanıyıp, onlara inanarak bir eğitim almalarını sağlamalarıdır. Çocuklarımıza sevip mutlu olabilecekleri bir eğitim ve bunun sonucu bir meslek edinme imkânı sağlamak onlara bırakabileceğimiz en büyük miras olsa gerek.